Tahrif İddiasına Metinsel Bir Yaklaşım:  Bilimsel Ayetler Üzerinden Tarihî Mushaf İncelemesi

Tahrif İddiasına Metinsel Bir Yaklaşım: Bilimsel Ayetler Üzerinden Tarihî Mushaf İncelemesi

Yazar: Süleyman Kural | Tarih: 22 Aralık 2025


Yıllar boyunca yazarlar, âlimler, din tarihçileri, araştırmacılar ve pek çok başka isim; peygamberliğin ispatını Kur’an’da yer alan bilimsel gerçeklere dayandırarak açıklamaya çalışmışlardır. Bu yaklaşıma yöneltilen en güçlü iki itirazdan ilki “Kur’an tahrif edilmiştir, dolayısıyla böyle bir iddia geçersizdir”, ikincisi ise “Buradaki anlam (meal) bu iddiaya delil teşkil etmez, ayetin kastettiği anlam bu değildir” şeklindedir.

Nitekim birçok yazar; bu iki iddiaya karşı görüşlerini beyan etmiş, delillerini sunmuş ve konuya ilişkin savunmalarını güçlendirmiştir. Biz ise bu çalışmada, Kur’an’daki üç bilimsel gerçeği ele alarak eski mushaflarla karşılaştırma yapacağız. Konular tamamen rastgele seçilmiş olup hazırlanan listeden alınmıştır. Nasip olursa, kalan diğer başlıklar için de benzer bir çalışma sürdürülecektir.

Bahsi geçen ikinci itiraz (meal ve anlam farklılığı meselesi) için ise ilerleyen dönemde ayrıca bir çalışma yapılması planlanmaktadır. Bu yazıda yalnızca “Kur’an tahrif edilmiştir” iddiasına yönelik cevaplar yer almaktadır.

Bu bağlamda incelenecek üç temel başlık şunlardır: (1) Güneş’in bir yörüngeye sahip olduğu gerçeği, (2) demirin Dünya’ya (toprağa) indirilmiş olması, ve (3) tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmaması olgusu.

1. Güneş’in Yörüngesi

Batı düşüncesinin en eski resmî tartışmalarında Güneş’in Kozmos içerisindeki konumuna ilişkin iki rakip model hâkimdi. Yaklaşık MÖ 250 yılında yaşayan Yunan gökbilimci Sisamlı Aristarkus, tarihte bilinen ilk Güneş merkezli (heliosentrik) modeli ortaya atan isim olarak kabul edilir. Aristarkus’a göre evrenin merkezinde devasa ve durağan bir Güneş bulunmakta, Dünya ise daha küçük bir gök cismi olarak Güneş’in etrafında dönmektedir [1]. Buna karşın, Aristarkus’un önerisi dönemin bilimsel ve felsefî çevrelerinde yeterli kabul görmemiş; yalnızca sınırlı bir etki yaratabilmiştir.

Sonraki yaklaşık 1.800 yıllık dönem boyunca Dünya merkezli (jeosantrik) model, özellikle Klaudyos Batlamyus (Ptolemaios, yaklaşık MS 150) tarafından sistemleştirilmiş biçimiyle hâkim görüş olarak varlığını sürdürmüştür. Batlamyus’un modeli, evrenin merkezinde sabit bir Dünya bulunduğunu; Güneş’in ve diğer gezegenlerin ise Dünya’nın etrafında karmaşık, dairesel ve epicycle adı verilen yardımcı yörüngeler aracılığıyla dolaştığını ileri sürmekteydi [2]. Bu yaklaşım, Orta Çağ boyunca hem felsefî hem teolojik düşünceyi derinden etkilemiş; astronomik gözlemlerin yorumlanmasında temel çerçeve hâline gelmiştir.

Dolayısıyla bu tarihsel bağlamda bahsedilen Güneş’in “yörüngesi”, gök cisimlerinin Dünya’ya göre görünür günlük ve yıllık hareketlerinin geometrik bir açıklaması olarak değerlendirilmekteydi.

Bu antik ve Dünya merkezli kozmolojik bakışa yönelik en önemli bilimsel meydan okuma, 16. yüzyılda Nicolaus Copernicus’un (1473–1543) Güneş merkezli modeli yeniden gündeme taşıması ve Güneş’i Güneş Sistemi’nin merkezi konumuna yerleştirmesiyle ortaya çıkmıştır [3]. Daha sonra Galileo Galilei’nin teleskobik gözlemleri (özellikle Jüpiter’in uyduları ve Venüs’ün evreleri) ile Johannes Kepler’in matematiksel çalışmaları, bu modeli güçlü biçimde destekleyerek Dünya da dâhil olmak üzere gezegenlerin Güneş çevresinde eliptik yörüngeler izlediğini göstermiştir [4]. Bu süreçte Kepler’in Astronomia Nova (1609) ve Harmonices Mundi (1619) adlı eserleri, modern gök mekaniğinin temellerini atmıştır [5].

17. ve 18. yüzyıllarda bu görüş Newton mekaniği ile sağlamlaştırıldı ve Güneş; uzun süre boyunca evrenin –en azından Güneş Sistemi’nin– sabit, durağan merkezi olarak kabul edildi. Bu dönemde “Güneş’in yörüngesi” kavramı, modern astronomide anlaşıldığı gibi Güneş’in uzaydaki gerçek hareketini değil, Dünya'nın yörüngesinin neden olduğu görünür günlük ve yıllık Güneş hareketinin geometrik açıklamasını ifade etmekteydi.

Güneş’in gerçek yörüngesine ilişkin bilimsel farkındalık, Samanyolu’nun yapısının ve dönüşünün keşfiyle birlikte 20. yüzyılın başında ortaya çıkmıştır.

Harlow Shapley (1918), küresel kümelerdeki Sefeid değişken yıldızları kullanarak yaptığı uzaklık ölçümleri sonucunda; Samanyolu’nun sanılandan çok daha büyük olduğunu ve Güneş’in galaksinin merkezi olmadığını, bunun yerine galaktik diskin dış bölgelerine yakın bir yerde konumlandığını ortaya koydu [6]. Bu bulgu, Güneş’in galaktik merkez etrafında dönmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Jan Oort (1927), yıldızların radyal hızlarını analiz ederek Samanyolu'nun gerçek bir diferansiyel galaktik dönüş sergilediğini matematiksel ve gözlemsel olarak kanıtladı [7]. Oort’un çalışması, Güneş’in yerel yıldızlarla birlikte galaktik merkez etrafında dönmekte olduğunu kesin biçimde ortaya koydu. Şekil 1’de bu dönüşün (yörüngenin) gözlemsel konumu da verilmiştir.

Modern astronomi, Güneş’in Samanyolu’nun merkezinde yer alan süper kütleli kara delik Sagittarius A* etrafında dolanan bir yıldız olduğunu ve bir tam devrini yaklaşık 225–250 milyon yılda tamamladığını göstermektedir [8, 9].

Şekil 1: Yıldızların Galaktik boylamlarına göre dikey hareketleri [7]

Şimdi ise Kur’an’da bu husus ile ilgili yer alan ayete bakalım. Güneş’in ve Ay’ın yörüngeleri olduğu bilgisi Kur’an’da Enbiya Suresi 33. Ayette geçmektedir. Ayette Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ”

“O, geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”

Bu ayet, günümüzde Topkapı Müzesi’nde sergilenen “Topkapı Mushafı”nda yer almaktadır. İlgili ayetin geçtiği parşömen Şekil 2’de üstü çizili olarak verilmiştir [10]. Yapılan karbon testlerinde bu mushafın 700-900 yıllarından kalma olduğu tahmin edilmektedir. Yani, en kötümser ihtimalle 900’lü yıllarda yazılmış olan bir yazının hakikati 20.yüzyıla kadar çözümlenemeyecektir. (Haşa) Sonradan yazılacak olsaydı böyle bir risk alınabilir miydi?

Şekil 2: Topkapı Mushafı Enbiya Suresi 33. Ayet [10]

Bu alt başlığı kapatmadan önce, konuyla pek de ilgisi olmayan bir diğer mucizeye de değinmeden geçemeyeceğiz. Ayette Allah (cc) bir palindrom* örneği kullanarak adeta günümüzde herkesin çok iyi bildiği eliptik yörünge şematiğine bir gönderme yapmıştır. Yörüngenin geçtiği kelimeler öyle seçilmiştir ki adeta bir yörüngeyi takip eden gök cisimlerini temsil etmektedirler.

* Palindrom, hem sağ hem de sol taraftan okunduğunda aynı olan kelime veya kelime gruplarıdır.

2. Demir’in İndirilmesi

Demirin insanlık tarafından ilk kullanımının, demir cevherinin yüksek sıcaklıkta işlenmesiyle başlayan Demir Çağı’ndan (yaklaşık MÖ 1200) çok daha önce, göktaşlarından elde edilen metalik demire dayandığı kabul edilmektedir. Arkeolojik bulgular; özellikle Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’daki erken toplumların metalik demiri nadir ve yüksek değerli bir malzeme olarak kullandıklarını göstermektedir. Bu meteoritik demirin kendine özgü bileşimi, özellikle demir–nikel alaşımı olması, erken dönem metal ustalarının bu malzemeyi yeryüzündeki cevherlerden elde edilen demirden ayırt etmelerini sağlamıştır. Bu durum dilbilimsel verilere de yansımıştır. Örneğin, Eski Mısır dilinde demir için kullanılan “bia-n-pet” ifadesi kelime anlamıyla “gökten gelen metal” şeklinde çevrilmektedir [11]. Bu ifade, en erken örnek metal nesnelerinin büyük olasılıkla meteorit kökenli olduğuna dair tarihsel bir farkındalığı göstermektedir.

Demirin uzaydan geldiğine ilişkin modern ve sistematik bilimsel kanıtlar ise 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Bu döneme kadar “gökten taş düşmesi” düşüncesi birçok bilim insanı tarafından batıl bir inanış olarak görülüyordu. Ancak 1794 yılında Ernst Chladni, bilinen demir meteoritlerinin bileşimini ve yüzey özelliklerini inceleyerek bu cisimlerin kozmik kökenli olduğunu bilimsel temellere oturttu [12]. Ardından, kimyasal analizler nikel-demir meteoritlerinin jeolojik süreçlerle oluşan yer kabuğu demirinden kimyasal olarak farklı olduğunu gösterdi ve meteoritlerin dünya dışı kaynaklı oldukları kesin biçimde doğrulandı. Bu aşamadan sonra, jeologlar ve kimyagerler Dünya’ya ulaşan demirin bir kısmının meteorit çarpmalarıyla taşındığı konusunda hemfikir oldu.

Modern astrofizik ise bu tabloyu çok daha geniş bir bağlama oturtmuştur. Güncel bilimsel anlayışa göre; Dünya’daki demirin tamamı yıldız içi nükleosentez süreçlerinde, özellikle Tip Ia ve Tip II süpernova patlamaları sırasında oluşmaktadır [13]. Süpernovalar ağır elementleri yıldızlararası ortama yayar; bu elementler daha sonra yeni yıldızların, gezegenlerin ve meteoritlerin oluştuğu moleküler gaz bulutlarına karışır. Dolayısıyla Dünya’nın kabuğunda, meteoritlerde ve Dünya kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan metalik çekirdekte bulunan demir, eski yıldız nesillerinin kalıntılarıdır. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce kendisinden Güneş Sistemi oluşan bulutun da bu yıldız artığı malzemeyi içerdiği bilinmektedir [14]. Günümüzde Dünya’ya ulaşan demir akışı daha düşük miktarlarda olmakla birlikte, meteoritler ve mikrometeoritler yoluyla devam etmektedir.

Demirin indirildiği bilgisi Kur’an’da Hadid Suresi 25. Ayette geçmektedir. Ayette Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

 لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟

“And olsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik; insanların doğru (adaletli) hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik; pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de indirdik. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.”

Bu ayet, günümüzde Dublin Chester Beatty Kütüphanesindeki Kur’an mushafında da yer almaktadır. İlgili ayetin geçtiği parşömen Şekil 3’te üstü çizili olarak verilmiştir [15].

Şekil 3: Dublin Chester Beatty Kütüphanesi Mushafı Hadid Suresi 25. Ayet [15]

Şekil 3’te verilen parşömenin karbon testine göre 1000’li yıllarda yazıldığı düşünülmektedir. O halde aynı soruyu tekrardan soralım: hakikati 700 yıl sonra ortaya çıkacak (ortalama insan ömrünün yaklaşık 10 katı) bir gerçeği (haşa) kutsal bir kitaba rastgele eklemiş olmak ne kadar akıl kârıdır?

3. Tatlı Su ile Tuzlu Suyun Karışmaması

Gözlem açısından tatlı su ve tuzlu su kütlelerinin belirgin biçimde birbirine karışmadan yan yana veya üst üste akması; yüzyıllardır denizcilerin, balıkçıların ve özellikle büyük nehir ağızlarında yaşayan toplulukların aşina olduğu bir olgudur. Bu fiziksel ayrışma, bugün “tabakalaşma” olarak adlandırılan yoğunluk farkının makroskopik bir sonucudur. Yoğunluk bilgisinin bilimsel tanımı gelişmeden önce bile bazı düşünürler, suyun türlerine göre farklı özellikler gösterebileceğini ifade etmişlerdir. Örneğin Aristoteles (MÖ 4. yüzyıl) suyun farklı saflık ve yoğunluk düzeylerine sahip olabileceğini, daha ağır maddelerin dibe çöktüğünü ve daha hafif olanların üstte kaldığını yazmıştır; bu da yoğunluk ilkesine dair erken ve nitel bir gözlem niteliği taşımaktadır [16].

Bununla birlikte bu olgunun sistematik, nicel ve bilimsel açıklaması ancak modern kimya ve okyanus biliminin gelişmesiyle mümkün olmuştur. 17. ve 19. yüzyıllar arasında, deniz ve nehir suyu bileşiminin kimyasal olarak farklı olduğu ortaya konmuş; özellikle tuzluluk oranının suyun yoğunluğunu arttırdığı belirlenmiştir. Modern ölçümlere göre okyanus suyu, sıcaklık ve basınca bağlı olarak tatlı sudan yaklaşık %2.5–3.5 daha yoğundur [17]. Bu fark, iki akışkan arasında bir yoğunluk engeli oluşturarak karışmayı engeller. Bahsedilen yoğunluk engelinin oluşturduğu bu dikey yoğunluk gradyanı ise günümüzde haloklin olarak tanımlanmaktadır [18].

Akışkanlar mekaniği açısından bakıldığında, tatlı suyun (daha az yoğun) tuzlu suyun (daha yoğun) üzerinde akmasının nedeni yalnızca bileşim farkı değildir. Tuz içeriği, suyun viskozitesini ve difüzyon özelliklerini de etkileyerek karışmayı daha da yavaşlatır. Nehir ağızları, haliçler ve Baltık Denizi gibi bölgelerde; tatlı su adeta “örtü tabakası” oluşturarak tuzlu suyu fiziksel olarak yalıtır. Karışma yine de gerçekleşir; ancak bu türbülans yoluyla hızlı bir kaynaşma değil, moleküler difüzyon adı verilen son derece yavaş bir süreçtir [19]. Bu tabakalı yapı, farklı tuzluluk gereksinimlerine sahip ekosistemlerin aynı coğrafi bölgede birlikte var olmasını sağlar ve bu nedenle ekolojik açıdan kritik bir rol oynar [20].

Tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmadığı konusu Kur’an’da Furkan Suresi 53. Ayette geçmektedir. Ayette Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا

“O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.”

Bu ayet, günümüzde Cambridge Kütüphanesi Mushafında da yer almaktadır. İlgili ayetin geçtiği parşömen Şekil 4’te üstü çizili olarak verilmiştir [21].

Şekil 4: Cambridge Kütüphanesi Mushafı Furkan Suresi 53. Ayet [21]

Bu parşömenin karbon testine göre 900-1100 yılları arasına ait olduğu tahmin edilmektedir. Yaşadığı coğrafyayı düşünecek olursak, Peygamber (as)’ın hayatı boyunca deniz görmediğini biliyoruz. Deniz görmeden böyle bir öngörüde bulunması vahiysiz olarak imkansızdır. Ötesinde, (haşa) sonradan yazılmış olsa dahi en kötü ihtimalle 1100’lere dayanan bu bilginin doğruluğu ancak 600 yıl sonra ispatlanacaktır.

Sonuç olarak, bu çalışma kapsamında ele alınan üç örnek, tarihî mushaflarla modern mushaflar arasındaki anlam ve kelime bütünlüğünün korunduğunu, ilgili ayetlerdeki ifadelerin yüzyıllar boyunca değişmediğini, dolayısıyla “tahrif” iddiasının bu bağlamda geçerli bir dayanağa sahip olmadığını göstermektedir. Elbette Kur’an’ın korunmuşluğu meselesi, yalnızca bilimsel gerçeklerle sınırlı olmayan; aynı zamanda dilbilimsel, tarihî, rivayet temelli ve metin tenkidi açısından çok yönlü bir konudur. Bu nedenle burada sunulan çalışma, daha büyük bir bütünün yalnızca küçük bir bölümünü temsil etmektedir. Yine de elde edilen veriler, Kur’an’ın nüshaları arasında tutarlılığın sürdüğünü ve ayetlerin anlamını değiştirecek bir tahrifin varlığına işaret eden somut bir delil bulunmadığını göstermektedir. Kalan diğer başlıklar ve itirazlara cevaplar, nasip olursa ilerleyen çalışmalarda ele alınacak ve farklı ayetler üzerinden benzer karşılaştırmalar yapılacaktır.

_______________________________________________________________________________________________

Referanslar:

[1] Kuhn, T. S. (1957). The Copernican Revolution: Planetary Astronomy in the Development of Western Thought , Harvard University Press.

[2] Ptolemy, C. (~ 150). Almagest (veya Syntaxis Mathematica).

[3] Copernicus, N. (1543). De revolutionibus orbium coelestium. Johann Petreius Press.

[4] Galilei, G. (1610). Sidereus Nuncius. Venice: Tommaso Baglioni.

[5] Kepler, J. (1609). Astronomia Nova. Heidelberg: University of Heidelberg Press.

[6] Shapley, H. (1918). Studies based on the colors and magnitudes in stellar clusters: II. Cepheids in globular clusters. Astrophysical Journal, 48, 154–181.

[7] Oort, J. H. (1927). Observational evidence confirming Lindblad’s hypothesis of a rotation of the Galaxy. Bulletin of the Astronomical Institutes of the Netherlands, 3, 275–282.

[8] Reid, M. J., et al. (2014). Trigonometric parallaxes of high mass star forming regions: The structure and kinematics of the Milky Way. Astrophysical Journal, 783(2), 130. https://doi.org/10.1088/0004-637X/783/2/130

[9] Bland-Hawthorn, J., & Gerhard, O. (2016). The galaxy in context: Structural, kinematic, and integrated properties. Annual Review of Astronomy and Astrophysics, 54, 529–596. https://doi.org/10.1146/annurev-astro-081915-023441

[10] Michael Marx (with assistance from Hadiya Gurtmann, Esra Gözeler, Tobias J. Jocham, Tuba Karaşahin and Jens Sauer), "Topkapı Palace Museum (Topkapı Sarayı Müzesi): "Saray Medina 1b" (Gotthelf Bergsträßer archives) [= Karatay 2]", in: Manuscripta Coranica, published by Berlin-Brandenburgische Akademie der Wissenschaften, edited by Michael Marx.

https://corpuscoranicum.de/en/manuscripts/57/page/74v?sura=21&verse=36

[11] Yalçın, Ü. (1999). Early Iron Metallurgy in Anatolia. In P. Grupe & H. McConnell (Eds.), Prehistoric and Early Historic Metallurgy in Anatolia (pp. 53–66).

[12] Chladni, E. F. F. (1794). Ueber den Ursprung der von Pallas gefundenen und anderer ihr ähnlicher Eisenmassen. Riga: Johann Friedrich Hartknoch.

[13] Nomoto, K., Kobayashi, C., & Tominaga, N. (2013). Nucleosynthesis in stars and the chemical enrichment of galaxies. Annual Review of Astronomy and Astrophysics, 51, 457–509.

[14] Lodders, K. (2003). Solar system abundances and condensation temperatures of the elements. The Astrophysical Journal, 591(2), 1220–1247.

[15] Michael Marx, "Chester Beatty Library (Leabharlann Chester Beatty): Is 1431", in: Manuscripta Coranica, published by Berlin-Brandenburgische Akademie der Wissenschaften, edited by Michael Marx.

https://corpuscoranicum.de/en/manuscripts/152/page/249v?sura=57&verse=25

[16] Aristotle. (350 BCE). Meteorologica.

[17] Sharqawy, M. H., Lienhard, J. H., & Zubair, S. M. (2010). Thermophysical properties of seawater: a review of existing correlations and data. Desalination and Water Treatment, 16(1–3), 354–380.

[18] Sverdrup, H. U., Johnson, M. W., & Fleming, R. H. (1942). The Oceans: Their Physics, Chemistry, and General Biology. Prentice-Hall.

[19] Fischer, H. B., List, E. J., Koh, R. C. Y., Imberger, J., & Brooks, N. H. (1979). Mixing in Inland and Coastal Waters. Academic Press.

[20] Kullenberg, G. (1981). Physical oceanography of the Baltic Sea. In: The Baltic Sea. Elsevier Oceanography Series, 30, 21–46.